Kadın; Ana, Evlat, Eş!

  • Kadın; Ana, Evlat, Eş!

    Yaza girişe hazırlandığımız, gündemin heran değiştiği, ölümün soğuk nefesini ensemizde hissettiğimiz şu Mart günlerinde ilk akla gelen, büyüklerin tabiri ile havalardaki değişimi ifade eden “kazma kürek yaktırması” ve kadınlar günü…

    Amerika’da 8 Mart 1857 yılında hayata tutunma derdinde olan 40.000 kadının, haklı olarak haklarını aramak için yola çıkışlarını anma ve anlama gayreti olarak lanse edilen gündür.

    O gün anılarak kadına hak verileceği vaadleri verilir. Her sene aynı hikayeler dillere düşer. Ve malum sonuç ortadadır; kadın yine mağdurdur. Aslında kadını bu duruma getiren bir çok sebepler olmakla beraber kanaatimce sorumluluk duygusu ile hareket ederek hayatın ağır yükünü yüklenmek istemeleri, bunun yanında bitmez istekleri ve dünya tutkusudur.

    Çalışmalı ve ev ekonomisine katkı sağlamalıdır. Bu halde ise ezilen yine kadındır.

    Tüketim dünyasının en güzel müşterileri kadındır. Tüketmek için üretmek lazım. Lakin ucuz üretim için de ucuz işçi gerek.

    Kadın, yaşanan pnca acılara rağmen, o kadar anmalara, direnişe rağmen ucuz işçidir. Evinin bütün ev işleri kendisine aitken, bir de yıllarca okumasının ürünü olan, erkeklerin bile eve yorgun olarak döndükleri iş yorgunluğu eklenecektir.

    Yorgun erkek eve gelince oturma odasına geçerken, yorgun kadın terini soğutmadan mutfağa geçecektir.

    Miğdelerden gelen sesi duyan, toplanmamış evin dağınıklığından rahatsız olan, çocuklarının her türlü ihtiyacını karşılamak için kendini parçalayan, bunun yanında bunları yaparken de kendisinde eksiklik hisseden iş yerinde patron da olsa yine kadın olacaktır.

    Nihayetinde o hem eş, hem anne, hem evlat, hem komşu hem de gelindir. Herkesi aynı anda mutlu etmek aslında pek de kolay değildir.

    Anne babasının rızasını almanın yanında eşinin anne ve babasının gönlünü alma gayretinde olan, olmayınca ikisini de bırakan, komşusunu zaman yokluğundan tanımayan, selam vermeden de geçemeyen, işinde en iyi olmak için mücadele veren, çocuklarını en iyi bakıcıya ve kreşe vermek için kazancını dökendir.

    Hal böyle olunca da çoğu zaman eşini ve aşını ihmal eden, evinde de yorgunluktan hareket etmeye gücü kalmayandır.

    Halbuki Rahman kişiye kaldırmayacağı imtihanı yüklemeyeceğini buyurmuştur. Öyle hayat hikayeleri vardır ki “bir insan bu kadar yükü nasıl kaldırmış” dedirtir.

    Acaba dağların taşların kaldıramadığı yük, bu hayat yükü müdür?

    Yoksa bizler, Rahman’a güvenmeyip evlilik kurumuna gerekli değeri vermeyişimizin, eşlerimize sevgi ile bağlanıp güvenmeyişimizin, bu güvenle teslim olmayışımızın, kurallara uyup sorumluluklarımızı yapmayışımızın, görevlerimizi ihmal edip sınırlarımızı ihlalimizin cezasını mı çeker olduk?

    Şu iki günlük dünyaya geldik ve hızla yol alan dolmuşun içinde istemsiz de olsa gidiyoruz. Ne zaman, nereye toslayacağı belli olmayan bir dünyada, dakikalarımızı sayıyoruz. Cebimizde saatli bir bomba, ne zaman patlayacağını bilmiyoruz.

    İnsan; beden ve ruhtan oluşan, kıyafetine göre ikram gören, gayretine göre mala, makama, şana, şöhrete ulaşan, ruhu gittikten sonra da hemen toprağa defnedilen aciz bir varlık.

    Bizler, ruhumuza giydirilen bir elbise ile görünür olduk. Bana giydirilen kadın kıyafeti için hiçbir ödeme yapmadım. Bir bey de kendine verilen kıyafet için milyarlar saymadı.

    Bir gün üzerimize giydirilen kıyafet bizden alınacak ve her birimiz bir gün ölümün acısını ayrı ayrı tadacağız. Sonra da bir ruh olarak tekrar geldiğimiz yere, sahibimize kavuşacağız.

    Hangimizin daha güzel amel işleyeceği belli olsun diye, Hak üzere yaratılmış olan hayatı sonlarken, nasıl öldüysek o şekilde dirileceğiz. O diriliş ile kimsenin kimseye fayda vermeyeceği o günde, bütün yaptıklarımızla tek tek yüzleşeceğiz.

    Hasılı kelam; onca uyarmalara rağmen nefsimize uymamızın cezasını, bu dünya da çektiğimiz gibi ebedi olan o alemde de göreceğiz.

    Ves-selam…

    Comments are closed.